Islık Çalan Hafıza

“`html

Yapı Kredi Kültür Sanat’ta düzenlenen İşaret Eden Bellek, müze koleksiyonunu çağdaş sanat ile bir araya getirerek geçmiş ile bugünü bir arada tartışıyor. Sergi, arşiv, koleksiyon ve hatırlama kavramlarını statik bir miras olarak değil, zamanla yeniden oluşan dinamik bir alan olarak ele alıyor. Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz’ün eserleri, Yapı Kredi Müzesi koleksiyonundaki eserlerle etkileşim içinde olarak ışık, gölge ve kayıp üzerinden çok katmanlı bir hafıza deneyimi sunuyor. Gölge figürlerinden arkeolojik keşiflere uzanan bu etkileşim, izleyiciyi vitrinlerden uzaklaştırarak hafızanın katmanları arasında dolaşmaya teşvik ediyor.

Küratör Burcu Çimen’in liderliğindeki İşaret Eden Bellek, koleksiyon kavramının derinliklerinde yatan bir soruyla yola çıkıyor: Koleksiyon, yalnızca geçmişi koruyan bir yapılanma mı, yoksa günümüzle bağlantı kurabilen yaşamsal bir alan mı? Sergi, bu soruya yanıt ararken arşiv, tarih, gölge, ışık ve hatırlama kavramlarını ele alıyor.

 

21 Ocak’ta düzenlenen basın toplantısında konuşan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen, çıkış noktalarını “Yapı Kredi Koleksiyonu’ndaki eserlerle çağdaş sanatın buluştuğu, birbiriyle etkileşimde bulunduğu, diyalog kurduğu bir sergi” olarak özetliyor. Güngen, Yapı Kredi Müzesi’nde bugüne kadar ağırlıklı olarak arkeolojik ve etnografik sergilere yer verildiğini hatırlatarak, bu serginin yeni bir bakış açısı sunduğunu vurguluyor:

“Bu defa koleksiyonumuzdaki eserlerin farklı disiplinlerle konuşmasını hedefledik. Çağdaş sanat ile müze koleksiyonunu bir araya getiren bir alan yaratıyoruz. Koleksiyonumuz büyük bir canlılık taşıyor; sikkeler, metal eserler, gölge oyunu teması… Her biriyle sayısız yaratım imkanı mevcut.”

Koleksiyon Üzerine Düşünmek

Küratör Burcu Çimen, İşaret Eden Bellek’in Yapı Kredi’nin yeni dönem sergi anlayışının ilk örneklerinden biri olduğunu ifade ediyor. Bu yeni yaklaşım, etnografya, nümizmatik ve arkeoloji sergilerini güncel sanat ile ilişkilendirerek müze programının vazgeçilmez bir parçası olmayı hedefliyor. Sergi, yalnızca Yapı Kredi Müzesi Nümizmatik ve Gölge Oyunu Tiyatrosu koleksiyonunu baz almakla kalmıyor; aynı zamanda koleksiyon oluşturma bilincini, arşiv kavramını ve ulusların hafızayla olan ilişkisini sorgulayan bir çerçeve sunuyor.

Bu bağlamda, Akram Zaatari, Hilal Can ve Michael Rakowitz, hem koleksiyon fikrine değinen hem de Yapı Kredi Müzesi koleksiyonuyla dolaylı ve doğrudan ilişkiler geliştiren eserleriyle sergide yer alıyor. Serginin anlatımı, geçmişi sabit bir referans noktası olarak değil, bugünün bakışıyla yeniden yorumlanan bir bellek alanı olarak inşa ediyor.

Hilal Can’ın sergideki yerleştirmesi, bu bakış açısının en çarpıcı örneklerinden biri. İzleyiciyi doğrudan ışık ve gölge arasındaki ilişki ile karşılıyor. Sanatçı, Yapı Kredi Müzesi’nin Ragıp Tuğtekin Gölge Oyunu Koleksiyonu ile bağlantı kurarak, Karagöz-Hacivat geleneğini anımsatan “Hilal-i Can ve Yaşuk Göz” adlı eserini üretmiştir. Can’ın resim temelli pratiği, gölge ve ışıkla kurduğu ilişkiyi performatif bir anlatıma dönüştürüyor. Gölge oyunu koleksiyonunun etkisi, serginin hikaye anlatımıyla tarih ve arşiv arasındaki bağı güçlendiriyor.

Gölgeyle Yeni Bir Anlatı Kurmak

Gölge oyunu, geçmiş ile günümüzü bağlayan anlatı geleneğiyle sergide önemli bir rol üstleniyor. Ragıp Tuğtekin’in 1930’larda ürettiği figürler, Hilal Can’ın güncel perspektifiyle yarattığı karakterlerle bir araya geliyor. Bu, klasik Karagöz ve Hacivat figürlerinin temsil ettiği karşıtlığı da simgeliyor.

Burcu Çimen, bu bağlantıyı şöyle ifade ediyor:

“Karagöz ve Hacivat iki zıt figürdür. Biri halkı, diğeri entelektüel kesimi temsil eder. Hilal Can burada, bu ikiliğe karşılık gelen yeni bir çift ortaya çıkarıyor: Hilal-i Can ve Yaşuk Göz. Maddi ve ruhsal olana işaret eden bir anlatı geliştiriyor.”

Sanatçı, bu ikiliği “Hilal-i Can maddi durumu temsil ediyor. Bugün ve dünya ile bağ kuran, yüküyle yaşayan bir karakter. Yaşuk ise eski Türkçede ‘ışık’ demek. Gölgeden gelen bir kimliği var, kalbi yaralı ama içinden ışık sızıyor. İkisi birbirini bütünleyen bir bütün.” şeklinde tanımlıyor.

Sergi alanında Karagöz-Hacivat figürleriyle Can’ın ürettiği on iki yeni karakter, kasıtlı olarak iç içe geçmiş bir düzenekle sunuluyor. Hangisinin eski, hangisinin yeni olduğu ilk bakışta anlaşılmıyor. Bu belirlenememe durumu, serginin ana sorularını mekânda somutlaştırıyor: Geçmiş ve günümüz bir araya geldiğinde bir hiyerarşi mi oluşur, yoksa birbirini dönüştüren bir ilişki mi ortaya çıkar? Bu yerleştirme, baskılayıcı değil, karşılıklı olarak besleyici bir birliktelik vurgusu taşıyor.

Hilal Can, ışık ve gölge oyununu yalnızca figürlerle sınırlı tutmuyor. Tepegöz sahnelendirme dilini, sergi mekanında genişleterek izleyicinin fiziksel olarak da deneyimleyebileceği bir atmosfer yaratıyor. Üretilen karakterler, İstiklal Caddesi ile görsel ve düşünsel bağlar kurarak sergi alanının sınırlarını genişletiyor.

Yeraltı ve Yerüstü Arasında Anlatılar

Serginin başka bir güçlü bölümüyse, Akram Zaatari’nin yerleştirmelerine ayrılmış. Lübnanlı sanatçı, Türkiye’de izleyicilerin iyi bildiği bir isim; daha önce SALT’ta düzenlediği sergi ve İstanbul Bienali’ndeki işleriyle dikkat çekmişti.

Zaatari’nin sergideki yaratımları, Osman Hamdi Bey’in 1887’de Sayda’daki “Sidon Kral Nekropolü” kazılarıyla bağlantılı. Bu kazılar, yalnızca arkeolojik bir keşif değil, aynı zamanda İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Türkiye’deki koleksiyon anlayışının temel taşlarından biri olarak değerlendirilmekte.

Fotoğraflar, videolar ve yerleştirmeler aracılığıyla Zaatari, arkeolojideki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor: Yer altındaki bir nesneyi çıkarmak, yer üstünde nelerden feragat etmek demek? “Üstte ve Altta” adlı yerleştirmesi, bu soruyu mekânsal bir anlatıma dönüştürüyor. Bir mezar yapısını ortaya çıkarmak, zaman zaman bir ağacı, bir yapıyı ya da bir yaşam alanını kaybetmek anlamına gelebilir.

Sanatçının sergideki videolarında, Osman Hamdi Bey’in Sayda kazıları esnasındaki notları ve dönemin arşiv belgeleri tekrar ele alınıyor. Serginin bir diğer kritik boyutu ise bu araştırma çizgisinin kapsamlı bir yayınla desteklenmesi.

Mart ayında yayımlanacak sergi kataloğunda Seçil Epik, Edhem Eldem ve Vid Simoniti, sergide yer alan sanatçıların pratikleri üzerine yazılmış metinler yer alacak. Yayında ayrıca Osman Hamdi Bey’in 1892 yılında Théodore Reinach ile hazırladığı Sayda kazılarına dair rapor, ilk defa Türkçe çevirisiyle okuyucuyla buluşacak.

Yeraltının Karanlığı, Yer Üstünün Aydınlığı

Akram Zaatari, sergi kapsamında yaptığı konuşmada, Hilal Can’ın eserlerinde bulunan ışık ve gölge temalarının kendisi için derin bir çağrışım yarattığını belirtiyor. Bu ifade, estetik bir tercih olmanın ötesinde, müzelerin, arkeolojik buluntuların ve tarih anlatılarının nasıl şekillendirildiğine dair köklü bir soruya da atıfta bulunuyor. Günümüzde müzelerde eserleri çoğunlukla güçlü ışıklar altında görmekteyiz. Işık, bir nesneyi ön plana çıkaran ve görünür kılan temel unsurlardan biridir. Ancak Zaatari, bu alışkanlığın arkasında unutulmuş bir tarih olduğunu hatırlatıyor.

Sanatçı, elektriğin insanlık tarihindeki görece yeniliğine dikkat çekiyor. On dokuzuncu yüzyılda—özellikle arkeolojik kazılarda ve müze mekanlarında—çalışmalar, doğal ışık ve gaz lambalarıyla gerçekleştiriliyordu. Zaatari, arkeologların günlüğüne ve anlatılarına bakıldığında, bu koşulların ne denli zorlayıcı olduğunun açıkça görüldüğünü ifade ediyor. Yeraltında, bazen on iki metre derinliğinde, oksijenin gittikçe azaldığı alanlarda iş yapmak; gaz lambasının aniden sönme riskine karşı kazı yapmak; damlayan su ile sınırlı alanlarda nefes almaya çalışmak… Tüm bunlar, arkeolojinin romantik yüzünün ardında yatan fiziksel ve zihinsel yükü görünür kılıyor.

Bu nedenle sergide defalarca arka planda karşımıza çıkan, yeraltının karanlığı ile yerüstünün aydınlığı arasındaki ilişki, Zaatari için yalnızca bir metafor değil. Işık, yalnızca ortaya çıkaran değil; aynı zamanda seçici, eleme yapan ve bazen de unutulmaya neden olan bir araç olarak öne çıkıyor.

Fotoğraf Üzerine Düşünmek

Zaatari’nin bu tarihi ve kavramsal meselelerle olan ilişkisi, fotoğrafın merkezinde şekilleniyor. Sanatçı, geçmiş olaylar, kazılar ya da tarihsel bağlamlarla uğraşırken ilk tepkisinin her zaman aynı olduğunu belirtir: “Bir fotoğraf var mı? Bu an kaydedilmiş mi?” Bunun sebebi yalnızca fotoğrafın belgesele olan güçleri değil, aynı zamanda dolaşımda kılma kapasitesi.

Fotoğraf, Zaatari’ye göre tekil olarak çekildiği anda tamamlanan bir şey değildir. Asıl anlamı, farklı coğrafyalara, çeşitli bağlamlara taşındığında ve yeniden yorumlandığında kazanılır. Bir görüntünün nasıl yayıldığı, kimler tarafından görüldüğü ve hangi anlatıların parçası olduğu, en az görüntünün kendisi kadar önemlidir. Sanatçının fotoğraf ile kurduğu bu ilişki, sergideki yerleştirmelerde de hissedilmektedir: Görüntüler, sadece geçmişe bakmıyor, aynı zamanda bu bağ üzerinden günümüzde yeni sorular üretiyor.

Bu kavram, İşaret Eden Bellek’in genel anlatımını da yansıtıyor. Sergi, tarihi sabit bir veri olarak sunmak yerine, ışık, gölge ve görüntü aracılığıyla sürekli yeniden şekillenen bir hafıza alanı olarak ele alıyor. Zaatari, sergide ışık temasına özellikle dikkat çekiyor:

“Müzelerde eserleri her zaman güçlü bir ışık altında göstermeye alışığız. Ancak elektriğin insanların hayatına ne derece geç girdiğini unutmamalıyız. Arkeologlar yıllarca gaz lambalarıyla, doğal ışık altında çalıştı. Yeraltının karanlığı ile yerüstünün aydınlığı arasındaki ilişki, bu serginin temel temalarından biri.”

Michael Rakowitz: Kaybolmuş Nesnelerin Peşinde

Serginin bir diğer kolunda Michael Rakowitz, kaybolmuş, yağmalanmış veya yok olmuş kültürel mirasın izini süren çalışmalarla yer alıyor. Rakowitz’in pratiği, müze koleksiyonlarının gözden kaçan alanlarına, kayıp unsurlara ve hafızadaki çatlaklara odaklanmaktadır.

Yapı Kredi Koleksiyonu’ndaki arkeolojik ve nümizmatik eserlerle bir araya gelen Rakowitz’in çalışmaları, izleyiciyi şu soruyla yüzleştiriyor: Bir eser kaybolduğunda, o eserle ilişkili hafıza da mı kaybolur? Rakowitz, replika, yeniden üretim ve temsil üzerinden bu boşlukları görünür kılarak, kaybı sessiz bir direnç alanına dönüştürüyor.

Geçmişle Bugünün Harmanlandığı Bir Mekân

Geçmişle bugünün iç içe geçtiği “İşaret Eden Bellek”, klasik bir zaman çizgisi sunmuyor. Bunun yerine geçmişle bugünü, arşivle güncel yaratımı, maddi olanla ruhsal olanı yan yana getirmektedir. Sikkeler, gölge oyunu figürleri, arkeolojik buluntular ve çağdaş sanat çalışmaları, birbirleriyle çatışmadan, tersine birbirlerini destekleyerek varlık gösteriyor.

Sikkelerle başlayan yolculuk, sergi alanında izleyicinin ilk temaslarından birini oluşturuyor. Lidyalılar ile başlayan para tarihinin, Pers İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya, oradan da Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan geniş bir zaman dilimini görünür kıldığını görüyoruz. Bu küçük metal parçalar, büyük anlatılar taşır: iktidar, ticaret, değer ve temsil.

Bu karşılaşmalar, Yapı Kredi Müzesi’nin yalnızca korunacak bir miras değil, aynı zamanda yeniden düşünülecek dinamik bir alan olduğunu hatırlatıyor. 7 Haziran’a kadar açık kalacak sergi, izleyiciyi vitrinlerin ötesine geçerek, hafızanın derin katmanlarında gezinmeye davet ediyor.

“`